Menü
  • Fikri Bağımsızlık
  • Intellectual Independence
  • ا لا ســتقلا ل ا لفكــر ي
  • İbn Haldun Üniversitesi'nin aylık gazetesidir.
  • Açık Medeniyet Gazetesi

Tüm öğrenciler sosyal bilimlerden nasibdar olmalı

Akademik dünyada son yılların en çok gündemde olan konusu şüphesiz Araştırma Üniversiteleridir. “Araştırma üniversitesi nedir, ne için kurulmuştur, amaçları nelerdir?” gibi birçok soru akademi dünyasının gündeminden düşmemektedir. Açık Medeniyet Gazetesi olarak bu konunun ilk muhatabı ve araştırma üniversitelerinin fikrî ve uygulamada öncesi olan YÖK Başkanı Prof. Dr. Yekta Saraç’a sorularımızı yönelttik. Sayın Saraç, bizi samimiyetle karşıladı, ağırladı ve tüm sorularımıza içtenlikle cevap verdi.

Gündeme damga vuracak ve Türkiye’deki araştırma üniversitelerine dair her şeyi öğreneceğiniz bir röportajı kaçırmayın derim. Şimdiden keyifli okumalar…


Sayın Başkanım, 2017-2018 akademik eğitim yılı açılışında YÖK tarafından belirlenen ve Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan Türkiye’nin 10 araştırma üniversitesine ilişkin sürecin nasıl işlediğini anlatır mısınız?

Aslında bu süreç yükseköğretimin küresel ölçekte gittiği istikameti dikkate alan Yeni YÖK’ün yeni ve yenilikçi projelerinden birisidir. Bununla birlikte Araştırma Üniversiteleri projesi, Yeni YÖK’ün Türk yükseköğretimine kazandırdığı ihtisaslaşma ve misyon farklılaşması ana projesinin en önemli alt başlığıdır. Bu projenin zemininde bir yükseköğretim felsefesi bulunmakta olup sonuçları itibarıyla Türk yükseköğretiminin yapısını orta vadede yeniden şekillendirecek bir etkiye sahiptir. Projeyi yurt dışı benzer projeleri inceleyerek kurguladık. Bu projemizin başlıca amaçları; ülkemizin öncelikli hedefleri ve alanları kapsamında nitelikli bilgi ve nitelikli insan gücünü oluşturmak, doktoralı insan kaynağını artırmak, disiplinler arası iş birliğini güçlendirmek, Türk üniversitelerinin dünya sıralandırma sistemlerinde görünürlüğünü artırmaktır. Dikkate alınan parametrelerin başlıcaları ise şunlardır: SCI indeksli yayın sayısı, uluslararası iş birliği ile yapılan SCI indeksli yayın sayısı, atıflar, proje sayısı ve proje bütçeleri, uluslararası iş birliği ile gerçekleştirilen proje fon bütçesi, doktora mezun sayısı, patent sayısı, ödüllü öğretim üyesi sayısı, TÜBİTAK destekli TTO ve YÖK 100/2000 projesindeki başarısı... Bizi mutlu eden husus, Sayın Cumhurbaşkanımızın destekleri ile sürdürdüğümüz üniversitelerin ihtisaslaşması projemizin toplumun bütün kesimlerince desteklenmesidir.

Türkiye’de araştırma üniversiteleri neden önemli? Bu çerçevede YÖK olarak, araştırma üniversitelerinin sayılarının artırılması gibi bir planlamanız mevcut mu yoksa söz konusu üniversite sayılarını sınırlı tutarak, yoğun araştırmaya yönlendirilmesine ilişkin bir strateji mi izleyeceksiniz?

Yeni YÖK tarafından ihtisaslaşma ve misyon farklılaşması projesi ortaya konuluncaya kadar, Türkiye’de bütün üniversitelerimizin birbirinin kopyası ve tekrarı olma süreçleri yaşanıyordu. Biz istedik ki üniversitelerimizin her biri üniversite olmanın şümullü yapısından uzaklaşmadan farklı değerler üretebilsinler, pek çok kriterin yanı sıra kendi coğrafî konumlarının da dikkate alındığı farklı süreçlerde belli kategorilerde rekabet içinde olsunlar. (Nitekim aynı felsefe ile bölgesel kalkınma odaklı ihtisaslaşma projemiz de başarılı bir şekilde sürüyor.).

Bu ihtisaslaşma projesi, ülkemizin bilimsel düzeyinin artması için olduğu kadar kamu kaynaklarının verimli kullanılması açısından da önemlidir. Ülkemizin kalkınması, aslında bu projenin çıktıları ile de doğrudan ilişkilidir. Araştırma üniversitelerinin sayısının artırılması konusuna gelince; Yeni YÖK olarak uzak durmaya çalıştığımız konulardan birisi popülizmdir. Eğitime hiç girmeyecek bir kavram varsa o da budur. Sayıyı sadece İstanbul üniversitesinin bölünmesinden sonra ilave ettiğimiz İstanbul Cerrahpaşa Üniversitesi ile 1 artırdık. Bunun da rasyonel sebepleri vardı. Araştırma üniversitelerimizin de aday üniversitelerimizin de sayısını artırmayı düşünmüyoruz. Bu; projenin sulandırılması, amacından saptırılması demektir. Bu üniversiteleri de iki yılda bir kamuoyuna açık bir şekilde değerlendireceğiz ve dört yılda bir gerekirse değişikliklere gideceğiz. Yani sayıyı artırmayacağız ama kümeden düşme ve üst kümeye çıkma süreçleri olacak. Bu süreçler performans kriterlerine göre gerçekleşecek. Araştırma üniversitesi etiketi, bir üniversite için ilanihaye taşıyacağı bir sıfat olmayacak. Bunda kararlıyız. Rekabet şart. Bunun için de aşağı düşme ve yukarı çıkma yolları açık olmalı. Bu üniversiteleri tahsis ettiğimiz hedef odaklı kadrolar ile araştırmaya yönlendiriyoruz. Yakında daha farklı araçlar ile birlikte bu yönlendirme süreçlerini güçlendireceğiz. Çok yakında buna yönelik bir açıklamamız da olacak.

“Yeni YÖK olarak uzak durmaya çalıştığımız konulardan birisi popülizmdir. Eğitime hiç girmeyecek bir kavram varsa o da budur. Araştırma üniversitelerimizin de aday üniversitelerimizin de sayısını artırmayı düşünmüyoruz. Bu; projenin sulandırılması, amacından saptırılması demektir.”

Sosyal Bilimler alanında araştırma üniversitesi sayısının artırılması sizce ne kadar önemli?

Bu konuya ilişkin olarak; sanayi devrimi gibi görülen büyük dönüşümlerin öncesinde sosyal bilimler alanında görülen sıçramalar ve değişimleri göz ardı etmemeliyiz. Fakat maalesef son dönemlerde sosyal bilimlere duyulan ilgi azalmakta. Bu, ülkemize özgü değil. Bütün dünyada aynı eğilim var. Aslında bu durum bilimin gelişmesi kadar medeniyetin gelişmesine, insanlığın tekâmülüne de yönelik bir tehdit. Vakıf üniversitelerinin sosyal bilimlere yönelmemesinin başlıca sebebi, ekonomik açıdan sürdürülebilirlik endişesi. İşte bu noktada İbn Haldun Üniversitesinin misyonu ve varlığı önem kazanıyor. Devlet üniversiteleri arasında da bazılarını sosyal bilimlerde öne çıkarmaya çalışıyoruz. Nitekim Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi de aynı misyonu paylaşıyor. Hacı Bayram Veli Üniversitesi de bu yönde umutlandıracak bir potansiyele sahip.

“Sanayi devrimi gibi görülen büyük dönüşümlerin öncesinde sosyal bilimler alanında görülen sıçramalar ve değişimleri göz ardı etmemeliyiz.”

Araştırma üniversitelerinin, dünya ölçeğinde etkili olabilmesi için hangi planlamalar yapılıyor? Bu çerçevede özellikle akademik personel, müfredat ve finansman, yüksek lisans ve doktora programları gibi konularda nasıl bir gelecek stratejisi uygulanacak?

YÖK olarak Araştırma Üniversiteleri projemizin başarılı olması için öncelikle hedef odaklı rasyonel düzenlemelere önem veriyoruz. Güçlü olan bölümlerine-alanlarına yönelik ilave kadro veriyoruz. YÖK tarafından araştırma ve aday araştırma üniversiteleri için iki yıldır ilave araştırma görevlisi kadroları tahsis edilmekte. Doktora programlarında daha teşvikkâr oluyoruz. Yönetimlerinde daha özerk olabilmeleri için bazı düzenlemeler yapıyoruz. Norm kadro yönetmeliğinde bu açıkça görülmektedir. TÜBİTAK ile yakın bir iş birliği ile bu üniversitelere yönelik bazı ayrıcalıkları da hayata geçiriyoruz.

Türkiye’deki üniversitelerinin dünya ölçeğinde en iyi 500 üniversite arasında bulunmayışını neye bağlıyorsunuz? Araştırma üniversitelerine verilecek önem, Türkiye üniversitelerini yeniden dünyanın sayılı eğitim kurumları arasına sokacak mı?

Durum tespiti önemli. Sıralamalardaki yerinizi dikkate almak durumundasınız. Yukarıya doğru sürekli bir yer arayışında bulunmalısınız. Fakat her şey sıralamalardaki yeriniz de değil. Bu sıralama sistemlerinin en nihayet merkezindeki anahtar kavram ticaret/ticarileşmedir.  Ayrıca önceki yıllarda Malezya ve daha sonra Suudi Arabistan örnekleri bizlere bunun nasıl manipülasyonlara açık süreçler olduğunu da gösteriyor. Biz YÖK olarak bu gerçeği yani her şeyin sıralama olmadığını bilerek ama bu yarışta da iyi sonuçlar elde etmek için bir kurgu yapmaya başladık. Araştırma üniversitesi, bu kurgunun ilk merhalesi. Diğer bir ifade ile artık sıralamalarda daha iyi bir yeri başlık olarak önümüze koyduk. Bu başlığı önceki yıllarda değil de bu yıl koymamızın sebebi ise önce bunun zeminini hazırlamamızın icap etmesi idi. Şimdi buna hazırız. Bu sıralamalarda daha iyi yerlerde bulunmamız bu araştırma üniversitesi projesinin başarısına bağlıdır.

“Üniversitelerimizdeki akademik yayın sayısında bir sorun yok ama sorun, bunların kalitesinde. Keyfiyet, nitelik ve kalite, maalesef istediğimiz yerde değil.”

Üniversitelerimizdeki akademik yayın sayısını, yapılan atıf miktarını yeterli görüyor musunuz? Bunların artırılması için neler yapılmalı?

Üniversitelerimizdeki akademik yayın sayısında bir sorun yok ama sorun, bunların kalitesinde. Keyfiyet, nitelik ve kalite, maalesef istediğimiz yerde değil. Bunda en büyük yanlışı, “Ben oldum!” diyen herkesin isteğinin YÖK ve üniversiteler tarafından yerine getirilmesinin icap ettiği fikr-i sakimidir. Liyakat ve ehliyeti ilimde de aramayacak isek başka nerede arayacağız! Doktorasını yapan insan ertesi gün, üst bir unvan istemekte. O verildiğinin hemen ertesinde de bir sonraki unvana yükselmeyi beklemekte. Önünde nitelikli yayın şartı varsa, bu şartları haksızlık olarak görmekte. Olgunluk için yıl şartı varsa bunu lüzumsuz görmekte. Nitelikli yayın, özellikle “doktora sonrası ile doçentlik arasındaki zaman zarfında” ortaya konuluyor. Bu zaman aralığına dikkatimizi yoğunlaştırmamız lazım. Fakat maalesef akademisyenler tarafından çalıştaylar yapılıyor ve akademik yükseltilmelerin otomatiğe bağlanması YÖK’ten talep ediliyor. Daha sonra da YÖK’ten üniversitelerimizin sıralamalarda yükselmesi isteniliyor. Bu nasıl olacak! YÖK’ün son dört yıldır kalite arayışı ve dikey büyüme ısrarı başkaca paydaşlar tarafından yeterince desteklenmiyor. YÖK, kalite arayışında yalnız bırakılmamalı. Akademik Teşvik Yönetmeliği ile akademisyenler kaliteli yayına teşvik edilsin istenildi ama akademik teşvike uygun olmayan sempozyumlar, akademik teşvike uygun olmayan yayınlar, akademik teşvike uygun olmayan uluslararası kongreler dönemi başladı. Bunları yapanlar bu ülkenin dışında, bu ülkeye düşman ülkelerin vatandaşları değil; bizim akademisyen camiamız. Sayın Cumhurbaşkanımızın isabetle söylediği gibi, “Sayısal büyüme şarttı, bu gerçekleşti, şimdi artık eğitimde nitelik ve kalite döneminin başlaması lazım!” Kendilerinin 2023 Türkiye vizyonu için bu vazgeçilmez bir koşul. Kısacası, yayın ve atıf sayısı bakımından sorun yok ama bunların niteliği bakımından sorun var.

“YÖK’ün son dört yıldır kalite arayışı ve dikey büyüme ısrarı başkaca paydaşlar tarafından yeterince desteklenmiyor. YÖK, kalite arayışında yalnız bırakılmamalı.”

Dünyada son dönemde giderek artan, “Araştırma üniversitelerinin, lisans düzeyi eğitimi olumsuz etkileyebileceği” yönündeki tartışmalara ilişkin görüşünüz nedir? Lisans eğitimi ağırlıklı olan üniversiteler ile yüksek lisans ve doktora çalışmalarına ağırlık veren üniversiteler arasındaki denge nasıl sağlanabilir?

Yükseköğretimin bir aşamasının diğerine göre faikiyeti yok. Her biri birbiri ile ilişkili. Mühendislikler için nasıl laboratuvar ortamı lüzumlu ise sosyal bilimler için de aynı şekilde lisans sınıfları elzem. Kanaatimce eğitim, yükseköğretim de dâhil bir bütün hâlinde değerlendirildiğinde nasıl bel kemiği, mihveri, en önemli aşaması lise eğitimi ise,  yükseköğretim aşamasının da kendi içinde öğrencisinin hamurunun yoğrulduğu yer doktora düzeyi değil, lisans düzeyidir. Bu araştırma ile öğretim fonksiyonlarının birbirinden ayrılamayacağı türünden bir gerçek. Şahsen “yükseköğretimin 3 fonksiyonu” ezberinin bütünüyle doğru olmadığını düşünmemin sebebi de bundan dolayı. Elbette araştırma üniversitelerinde doktora öğrenci nispeti dikkate alınan, alınması gereken bir durum. Fakat her faktörü tek belirleyici bir faktör olarak kabul etmek, üniversiteyi üniversite olmaktan çıkarır, bir araştırma enstitüsü veya bir şirket hâline dönüştürür. Bunlar arasında bir denge oluşturarak süreci yönetmek lazım. Lisansı olmayan bir üniversiteyi düşünemiyorum. Çok uç örneklerden genel kurallar çıkarmak ne kadar doğru! Diğer taraftan bazı üniversitelerimizi, eskisine nazaran daha fazla doktora öğrencisi yetiştirmeye yöneltmek istiyoruz. Dile getirdiğimiz bakış açısı ile yapmak istediğimiz ve yaptıklarımız arasında ise bir çelişki bulunmamaktadır. Zira Yeni YÖK olarak bu süreçleri bir felsefî bakış açısıyla düzenliyoruz.

“Eğitim, yükseköğretim de dâhil bir bütün hâlinde değerlendirildiğinde nasıl bel kemiği, mihveri, en önemli aşaması lise eğitimi ise,  yükseköğretim aşamasının da kendi içinde öğrencisinin hamurunun yoğrulduğu yer doktora düzeyi değil, lisans düzeyidir.”

Son olarak YÖK Başkanı Prof. Dr. Yekta Saraç, bir hoca olarak üniversitelerimizde lisans ve lisansüstü eğitim alan gençlere neler söylemek ister?

Öğrencilerimiz, daha derin bir tabir ile hakikat talibi olan talebelerimiz; her şeyden önce yükseköğretimin sadece bir bilgilendirme süreci olmadığı, bilgilendirmenin yanı sıra hayata yönelik doğru bir bakış açısı kazandıran, kendisi ile müteâl varlık ve tabiat arasında ilişkileri anlamlandıran, insanın benliğinde meknuz değerleri ortaya çıkaran, insan olmanın yani bu dünyada var olmanın gereklerinin daha iyi kavranması noktasında katkı sunan, kendisine, içinde bulunduğu cemiyete ve bütün insanlığa yararlı bir fert olması yolunda önemli bir süreç olduğunun farkında olmalılar. Üniversiteyi sadece bir istihdam aracı olarak görmemeleri lazım. Nitelikli bilim insanının projesi ile başarılı bir hocanın patent sayısı ile ölçüldüğü, bilginin ticarileşebildiği kadar saygın olduğu küresel yükseköğretimin dayatmalarına karşı özgür tavrını ortaya koyabilecek bir donanıma ve şuura sahip olmaları gerekir. İster sağlık, ister fen ve mühendislik alanları olsun, bütün alanlardaki öğrencilerimizin sosyal bilimlerden nasibedar olmaları, sosyal bilimlerdeki öğrencilerin de derinlik körlüğüne düşmemeleri önemli. Bunun için bulundukları üniversitelerin diğer branşlarından istifade etmelerine imkân sağlayan mevzuatı sonuna kadar kullanmaları ve bu yolda üniversite yönetimlerini zorlamaları lazım. Ancak bu şekilde “başarılı bir bilim insanı ama kültürsüz ve entelektüel yönü olmayan” akademisyen tipinden kurtulabiliriz. Üniversite mezunu kişi de ancak bu şekilde toplum içinde temayüz edebilir.


Prof. Dr. Yekta Saraç kimdir?

21 Mart 1963’te İstanbul’da doğdu. 1985 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. Aynı üniversitede 1991 yılında doktor, 1994 yılında doçent ve 2000 yılında ise profesör unvanı almıştır. 1985-1992 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Eski Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalında Araştırma Görevlisi ve yine aynı üniversitede 1992-2004 yılları arasında Öğretim Üyesi olarak görev yapmıştır. 2005-2006 yıllarında KKTC Doğu Akdeniz Üniversitesi Öğretim Üyesi olarak çalışmıştır. 2012 yılından itibaren TÜBA (Türkiye Bilimler Akademisi) Asli Üyesi ve 2014 yılından itibaren de Yunus Emre Enstitüsü Vakfı Mütevelli Üyesidir. 2005 yılında Bakanlar Kurulu tarafından YÖK üyeliğine seçilen Prof. Saraç, 2010-2014 yılları arasında YÖK Başkan vekilliği yapmıştır. 2014 yılından itibaren de YÖK Başkanı olarak görev yapmaktadır.

Prof. Dr. Yekta Saraç’ın Eserleri

  • Osmanlı Müellifleri (3 cilt, 2016)
  • Divan Şiirinden Seçmeler (2. baskı, 2016)
  • Klasik Edebiyat Bilgisi Belâgat (12. Baskı, 2015)
  • Klasik Edebiyat Bilgisi Biçim-Ölçü-Kafiye (7. Baskı, 2013)
  • Emrî Divanı (2002)

Röportaj: Muhammed Akaydın / Fotoğraflar: Abdulhamit Güler