Menü
  • Fikri Bağımsızlık
  • Intellectual Independence
  • ا لا ســتقلا ل ا لفكــر ي
  • İbn Haldun Üniversitesi'nin aylık gazetesidir.
  • Açık Medeniyet Gazetesi

“Müslümanlar, tarihteki gerçek yerlerini bilmeli ve aşağılık kompleksinden kurtulmalılar.”

Röportaj: Muhammed Akaydın
Fotoğraflar: Bünyamin Yılmaz

Prof. Dr. Fuat Sezgin… Yüz binlerce cilt kitabı tahkik etmiş gerçek bir bilim insanı… Müslümanların ataletten kurtulup uyanması için ömrünü veren aynı zamanda bir vakıf insanı… Elbette böyle bir deryayı ne kadar anlatsak ne kadar konuşsak yine de ömrümüz yetmez. Biz azla iktifa edip, gerekli dersleri çıkarmalıyız. Fuat Sezgin, ömrünün son yıllarını gitmek, ayrılmak zorunda kaldığı Türkiye’de geçirdi. Ve Türkiye’de hocanın yanında olduğu çok az kişiden biri de İş Adamı Mecit Çetinkaya… Mecit Çetinkaya, tüm işini gücünü bir kenara bırakıp hocanın son anına kadar yanından hiç ayrılmadı. Hocanın tesiri Mecit Beyde o kadar derin ki… Mecit Bey; anlattıkça anlatıyor, bıkmadan, yorulmadan… Bu röportajı yapmak saatler sürdü; deşifresini ve toparlamasını yapmak da günleri buldu… Konular, mevzular, anılar o kadar çok, taze ve derin ki… burada sadece maalesef birazına yer verebildik. Sevgili okuyucularımız da Fuat Hocanın hayatının son demlerini Mecit Beyin samimi ve içten şahitliğinde okuyup ziyadesiyle müstefid olacaktır. Biz olduk…


Mecit Bey, hem kendinizden hem de “Prof. Dr. Fuat Sezgin İslam Bilim Tarihi Araştırmaları Vakfı” ile ve tabii ki Fuat Hocayla nasıl tanıştığınızdan biraz bahseder misiniz?
Fuat Sezgin Vakfının hem mütevelli hem de yönetim kurulu başkanıyım. Bu görev de Sayın Bilal Erdoğan Beyefendinin bana teklif etmesiyle başladı. Bana bu görevi teklif etmelerinin sebebi ise Fuat Hocanın çok zor bir insan olduğunu bildiklerinden dolayı, benim yüzümün de yumuşak olduğunu ve hocayla daha iyi ilgilenebileceğimi düşünerek beni vakfın yönetimine başkan seçtiler. (Gülüşmeler)

Vakfın kuruluşunda da mütevelli heyetinde vardım ama işin gerçeğini söylemek gerekirse ben hocayı çok iyi tanımıyordum. Bu tereddüdümü dile getirdiğimde, “Yok, sen bu işi becerirsin!” deyip, sağ olsunlar güvendiler. Fuat Hocanın da olurunu aldık sonra görevim resmen başlamış oldu. Yönetimde başkan seçildiğimden beri hemen hemen her gün hocayla telefonla konuşmaya başladık. İlişkimiz hiç bitmedi hatta vefatına kadar ara bile vermedik… Hoca o zaman Almanya’daydı. Her gün hoca Almanya’dan burayı, biz buradan hocaya aradık…

Hocamın beğenme duygusu çok azdı. Daha doğrusu mükemmeliyetçi olduğu için ve her şeyi de çok iyi bildiği için, yanlış bir durum olduğunda kızardı. Doğru bilgiye çok değer verirdi. Benim bilimle ilgili olmadığımı da biliyordu. Bana bir şey yaptıracağı zaman, “Benim şu kitabım var, Türkçe de bastırdık, bir oku bakalım nasıl tercüme yapmışlar. Sonra bana da bir anlatır mısın?” derdi. Hâlbuki hem beni test ederdi hem de okumaya alıştırmak isterdi. Ben okumasam olmazdı, sonuçta benden bilgi de istiyor, ben de okuma alışkanlığına başladım hocamın vesilesiyle. (Gülüşmeler)

Bu anlattığınız süreçte Fuat Sezgin, Almanya’da yaşıyordu. Fakat sonra hoca, İstanbul’a kesin dönüş yapmaya karar verdi… O süreci anlatır mısınız?
Hocamın Türkiye’ye dolayısıyla İstanbul’a dönmesi birkaç sene önce oldu. Kütüphanenin en uygun yerinde hem kendisine hem de kıymetli eşi Ursula Hanımefendiye çalışma odası ve yatak odası tahsis ettik. Hocam için çok güzel bir atmosfer yaratıldı. Harikaydı, hoca da çok seviyordu burayı. Yanında da belediyenin Beltur’u vardı, oradan üç öğün yemek getirtiyorduk. Her şey ile mükemmeldi, bir de kendilerine yardımcı olması için birini görevlendirmiştik, yaşlıdır, bir şey olabilir diye. Gerçi hocam uyuyana kadar ben hep yanındaydım.

40 yıllık palto

Hocamın üstünde 40 yıldır aynı palto vardır. Hocam İstanbul’a geldiğinde, biz paltoyu akşamdan yıkar, sabaha kadar kurutur geri götürürdük. Gömleğinin kumaşlarını yıkanınca ütüsü bozulmayan özel kumaşlardan yaptırırdık. Hep aynı giyinirdi zaten. İlk Frankfurt’a gittiğimizde de gördük ki paltosu odasında antrede asılıydı. Bir de plastik bir torbanın içinde sefer tası vardı. Bizim bundan 60 yıl önce işçilerin yemek taşıdığı kaplardı, şimdiki gençler bilmez tabii… Ondan sonra sefer tasını görünce şaşırdım ama tekli bir sefer tası. Eşi hanımefendi çorbayı koyuyor öğlen bir tabak çorba içiyor, o kadar. Bütün gün boyunca tek yemeği o… bir tabak çorba… O yaşta da kendi arabasıyla gidip geliyordu.

Hocanın günde 17 saat çalışmasına nasıl adapte oluyordunuz?
Hocam 17 saat çalışmıştır hatta ölene kadar çalışmıştır ama esas çalışma gücü olduğu zamanlar Almanya’daydı, tabii o zamanları ben bilmiyorum ama buradayken de sürekli çalışırdı. Hocanın çalışmayla ilgili bir özelliğini anlatayım: Hocadan önce bilim tarihi kitabını ünlü bilim tarihçisi ve Fuat Sezgin’in hocası Hellmut Ritter’in de hocası olan Carl Brockelmann, “Geschichte der arabischen Litteratur (GAL)” adında yazmış. Fuat Hocam da, “Ben bu kitabının daha iyisini nasıl yaparım?” diye yola çıkıyor. Fuat Hocamın, “Geschichte des Arabischen Schrifttums (GAS)” kitabıyla birlikte Brockelmann’ın kitabına da ihtiyaç kalmadığı söyleniyor zaten. Bir akşam hocam, Brockelmann’ın kitabından bir bölüm okudu, en az dört cümlelik bir metindi. Ben bu metni unuttum. Ertesi gün hocama unuttuğumu söyleyince, hocam, tam metni ezberinden bana hatasız tekrar söyledi. Aradan 15 gün geçti, yine aynı metni sordum, yine ezberinden tamamını okudu. Çok enteresan bir şeydi bu benim için. Hocamla beraber olduğum süre içerisinde şahit olduğum bir şey var: Hocam, okuduğu her metni bir seferde anlıyor ve aradan ne kadar zaman geçerse geçsin size aynen anlatabiliyor. Bu çok muhteşem bir özellik.

Mecit Bey, bu kütüphanenin kuruluş hikâyesini çok merak ediyorum. Birçok kirli bilgi de ortalıkta dolaşıyor. Siz tüm sürece en yakından şahit olmuş çok az kişiden birisiniz. Bize bunu anlatır mısınız?
Ben vakfa başkan olduğum zaman, hocanın Almanya’da çok değerli, paha biçilemez bir kütüphanesi olduğunu söylüyorlardı. Fakat Fuat hocamın kitapları Türkiye’ye getirmek istemeyeceği fikri hâkimdi. Dolayısıyla, “kütüphaneden umudu kesin” deniliyordu. O kadar yanlış bir düşünce ki… Hocam, kitapları vermek için o kadar çok mücadele etti ki. Hocam; kütüphaneyi de müzeyi de kendi imkânlarıyla kurdu. Kütüphanedeki kitapları hiçbir şey talep etmeden verdi ve maalesef Almanlar bu kitapların üçte ikisine el koydu. Belki de ölümünü hızlandıran en büyük etkenlerinden biri de budur. Çünkü bu durum, hocayı çok üzdü. Hatta eşi Ursula Hanım, “Eğer kitapları alamazsak hepsini yakacağım” diyor.

“Şu ana kadar hiç mütercim kullanmadım!”

Hocamla birlikte Gülhane Parkında dolaşıyorduk. Birisi gelip bir şey sordu. Ukraynalıymış ve Ukrayna dilinde sordu. Hocam ona aynı dilde karşılık verdi. Yani kim ne dil biliyorsa hocam da o dilde konuşuyordu onunla. Hocam ilim yapabilecek kadar bütün dilleri biliyordu. Bu muazzam bir şey.

Hocama bir gün sordular, “Kaç dil biliyorsunuz?” diye. “Valla ben kaç lisan bildiğimi bile bilmiyorum, unuttum! Ama şu ana kadar çalıştığım bu kitapların hiçbirisinde mütercim kullanmadım!” diye cevap verdi.

Fuat hoca kitaplarını Türkiye’ye getirmeye nasıl karar verdi?
Hocam; başlarda, kitaplarının Türkiye’de kıymetinin bilinmeyeceği endişesi taşıyordu. Sonradan bu endişe, Bilal Erdoğan’ın üstün gayret ve çabalarıyla, hocayla ve vakıfla aşırı derecede zaman harcayıp ilgilenmesiyle değişti. Bilal Bey, hocam hasta yatağında iken hocamın çoraplarını giydiriyordu. Hocam hastanede, “Bir cumhurbaşkanının oğlu çoraplarımı giydiriyor, bu nasıl bir şey?” derdi. Yani bu sebepten hocamın, “Ben bu kitapları artık Türkiye’ye getireceğim!” demesiyle başladı. Kendi kendine karar verdi. Ülke sevgisi, vatan sevgisi bambaşkaydı hocamda. Yine hiç tereddüt etmeden söyleyebilirim ki o kitapların Türkiye’ye gelmesindeki en büyük faktör Bilal Erdoğan’a aittir.

Peki, hoca kitaplarını Türkiye’ye getirmeye karar verdikten sonra süreç nasıl işledi?
Hocam kararını verdikten sonra biz hemen işlemlere başladık. Tabii bu arada ben işi gücü bıraktım hocamla ilgileniyordum. Ama hiçbir zaman gocunmadım. Asla… Çoluğumu çocuğumu görmüyordum. Keşke yaşasaydı da ömrüm yettiği kadar hizmet edebilseydim kendisine. Kitapları getirmeye gelince, ben hocama; “Hocam, prosedür gereği bu kitapları alırken Almanlar bize problem çıkarabilirler, biz orada hafta sonu kitapları kolileyelim. Sonra Almanya’daki bir tatil zamanında tırlarla getirelim.” dedim. Hocam da; “Tırlarla bu kitaplar gitmez, yıpranır, olmaz. Hem ne gerek var tırlara uçakla getirtiriz.” dedi. Ben de, “Kitaplar çok olduğu için uçakla getirdiğimizde çok dikkat çeker, Almanlar belki bir şey der.” dedim. Hocam da, “Almanlar ne diyecek, bu kitaplar benim kitaplarım.” diye cevap verdi. Hatta “Siz bir şey bilmiyorsunuz.” diye bize kızıyordu.

Hocam çok titizdi, enstitünün kitaplarıyla kendi şahsî kitaplarını hiç karıştırmazdı. Enstitünün kitaplarına yeşil etiket, kendi kitaplarına da beyaz etiket koymuştu. Asla karışması mümkün değil. Aslına bakarsanız enstitü de hocamın ama yine de hocam çok hassastı bu konularda.

Neyse biz de hocamı dinledik. Bir hafta sonu oradaki arkadaşlardan rica ettik, kitapları paketlettirip, ambalajlattırdık. THY de hemen getirdi. Ancak bu kitapların, tüm kitapların ancak üçte birine tekabül ediyordu. Bu girişim çok kolay olmuştu. Biz de ikinci üçte birini de paketlettirip, ambalajlattırdık. Tam uçak kapısına getirdik ki bizi durdurdular ve “Kitapları götüremezsiniz, bunlar Alman kültür varlığının mirasıdır. Önceki kitapları da geri getirin.” dediler.

Anladık ki birileri şikâyet etmiş. Hocamı; hırsız, enstitüden mal kaçırıyor durumuna düşürdüler. Kızı Hilal Hanımı suçladılar; “Bak, baban Almanya’dan mal kaçırıyor.” dediler.

Hocamın inanılmaz morali bozulmuştu Almanya’nın bu tepkisine… Hiç beklemiyordu böyle bir durumla karşılaşacağını. Sonra hocam Almanya Cumhurbaşkanına bir mektup yazdı; “Bu kitaplar benim.” diye. Fakat oradan da olumlu bir cevap gelmedi. Hukukî süreç deyip geçiştirdiler. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, hocamıza dedi ki, “İsterseniz bir de ben konuşayım?” Fakat hocam, “Ben vereceklerini düşünüyorum.” dedi ve görüşme olmadı.

Sonra biz hemen avukat tuttuk, gerekli hukukî işlemleri hemen başlattık. Sonra savcılık bizim adımıza dava açtı. Mahkeme, kitapların Alman kültür varlıklara ait olmadığını ve kitapların net kime ait olduğu belirlenemediği gerekçesiyle davayı kazandığımızı ilan etti. Eğer bu davayı kazanmasaydık belki hocamı tutuklayacaklardı.

Bu arada kitapların üçte biri Almanya’daki enstitüde, uçak kapısında durdurulan diğer üçte biri ise ortalarda dolanıyor, nerede olduğu da belli değil…

Mahkeme kararından sonra ne oldu?
Enstitüye kayyum atandı. Alman devleti, hocamın odasını kapattırdı. Hocamın 60 yılını verdiği vakfa hocamı sokmadılar, özel eşyalarını bile almaya izin vermediler. Hocam, o sırada GAS’ın 18. cildini hazırlıyordu. Masasında 18. cildin evrakları vardı. Onu bile vermediler.

Telafi diye bir şey yok!

Hocam bir dergiye röportaj vermişti. Aslında pek röportaj vermezdi ama nasıl olduysa kabul etti. Röportaj bitti, yayımlandı. Sonra hocam beni aradı ve “skandal!” dedi. “Hocam ne oldu?” dedim. “Bunlar benim söylediklerimi hep yanlış yazmışlar. Beni, bilimi bilen insanlar gözünde çok kötü bir duruma düşürdüler.” deyip ağlıyordu telefonda.

Sonra hemen mevzubahis derginin yetkilileri ile görüştüm. Onlar, “Öyle bir şey yok, hocanın söylediklerini yazdık.” dediler. Hocama durumu ilettiğimde, “Ben söylediklerimi bilmez miyim, sen nasıl ilgileniyorsun!” diye bana köpürdü.

Sonra derginin yetkilisinden ses kayıtlarını istedim. Ben, derginin yetkilisi ve hocam toplandık (Hocam o sırada Almanya’da idi, telefonla katıldı). Sabah başladık ve akşama kadar ses kaydını tetkik ettik. Hocam, tabii ki haklı çıktı. Sonra o dergi toplatıldı ve yenisi basıldı.

Neticede hoca mutlu olmuştur bu duruma, değil mi?
Hayır, hiç mutlu olmadı. Hocam için bir kere yanlış yapıldıysa o iş bitmiştir. Hocamda telafi kelimesi diye bir şey yok.

Kütüphanenin yanında bir de “İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi” var. Bu müze nasıl kuruldu, anlatır mısınız?Almanya’da hocamın kurduğu muhteşem bir müze var. Aynısını burada da kurmak istedik. Almanya’daki müzede bulunan âletleri yapanlara aynısını yaptırdık. Sonra onları buraya getirdik. Masrafları hocam kendi imkânlarıyla halletti. Bir kısmını da Suudi Arabistan’dan bir iş adamı arkadaşına finanse ettirdi. Âletlerin hepsi orijinalleri gibi çalışıyor. Bu müze için kütüphanenin canlı hâli diyebiliriz.

Belli ki tüm bu süreç hocanın hastalanmasına sebep olmuş. Hastalık sürecini anlatır mısınız?
Hocam hastalandığı zaman, vefat edeceğini tahmin ediyorduk. Hastalanıyordu, bir gün sonra iyileşiyordu. Nefret ediyordu hastaneye gitmekten, hayatı boyunca hiç gitmemiş. Hastaneyi ayağına getirdik bir gün. Sonra mecburen hastaneye yatırmak zorunda kaldık. Vefatına kadar da çok iyi baktılar orada. Ama hastanede en ağır hâlde yattığı zaman bile kütüphaneyi sayıklıyordu. Sürekli, “Burada hiç kitap yok, ben burada niye kalayım. Beni kütüphaneye götürün, bu hapishaneden kurtarın!” derdi. Her gelene de bunu tekrarlardı. Götüremedik tabii. Vefatından bir hafta öncesine kadar kitap okumayı hiç bırakmadı. Yemek yiyemiyordu, sadece serumla besleniyordu. Yine de okumayı hiç bırakmadı.

Son bir hafta yoğun bakıma aldılar. Son günlerinde bile yaşayacağına inanıyordu. Ursula hanım bir gün bile yanından ayrılmadı. Neredeyse odadan hiç çıkmadı. Üç dört aya yakın kaldılar hastanede. Dört sene de yatsa yine de kalırdı orada. Çok büyük aşk vardı aralarında. Hocam eşine çok bağlıydı. Hasta yatağında kalkıp onu severdi ve muhabbet ederdi. Bize kızardı ama ona hiç kızmazdı. Fuat hocamı da anca Ursula Hanım gibi biri idare edebilirdi.

Açık Medeniyet 12. Sayı Röportaj

Hocanın son zamanları nasıldı? Nereye gömülmek istediğine dair hiçbir şey söyledi mi?
Herkes ölüme inanır fakat kimse öleceğine inanmaz. Hocamın aklında GAS’ın 18. cildi vardı hâlâ… Onu tamamlamayı düşünüyordu.

Hocamın vefatına yakın biz de şaşırdık açıkçası; nereye gömeceğiz, ne yapacağız, nasıl yapacağız, diye… Soramıyoruz da…

Biz bunları kara kara düşünürken bir gün Ursula Hanım geldi ve “hocayı Gülhane Parkına gömebilir miyiz?” diye sordu. Ben tabii çok rahatladım. Hemen iznini aldık Cumhurbaşkanımızdan. Normalde padişahlar bile oraya gömülemezdi... Ama sağ olsun Cumhurbaşkanımız hemen çözdü sorunu. Ursula Hanım, “Ben de ölünce eşimin yanına gömülebilir miyim?” diye sordu. Bunun üzerine biz, o mezarı iki kişilik yaptırdık. 60 yıl hiç birbirlerinden ayrılmamışlar. Öldükten sonra da ayrılmak istemiyorlar. Öyle ki Ursula Hanım, hocamın vefatından sonra ilk defa Türkiye’ye gelecek ve “Ben tek başıma nasıl uçağa bineceğim, eşim olmadan nasıl geleceğim?” diye soruyordu bize. Ne güzel bir şey…

Hocanın mezarını nasıl yaptırdınız? Sanırım Ursula Hanım mezara müdahale etmiş, doğru mu?
İzin çıktıktan sonra mezar taşlarıyla ilgili ünlü bir mimara bir proje çizdirdik. Onlar da bir mezar taşı yapmışlar. Önde bir taş, arkada bir taş, bir tarafa âyetler, diğer tarafa dünyanın en büyük bilim adamı Prof. Dr. Fuat Sezgin yazısı, ölüm, doğum vs. Bu çizimleri Ursula Hanıma yolladım. Ursula Hanım biraz da kızarak; “Bu ne ya! Mezar taşı sade olur, böyle şeyler yazılmaz. Bunları buradan hemen çıkarın! Sadece Fuat Sezgin, ölümü şu, doğumu şu diye yazın. Müslümanlığa bu yakışır. Müslümanın kendisi de mezarı da mütevazı olmalı.” dedi.

Yarım yüzyılı aşan bir muhabbet: Ursula Sezgin

Hocamla bir gün oturuyoruz, ben sormadan kendisi anlatmaya başladı: “Sen biliyor musun?” dedi. “Neyi” dedim. “Ursula Hanımın Müslüman olup olmadığını…” dedi. “Yok, hocam, bilmiyorum.” dedim. “Ee niye sormuyorsun o zaman?” dedi. “Niye sorayım hocam?” dedim.

Herkes zannediyor ki Ursula Hanım, hocamla evlenince Müslüman oldu. Bu, doğru değil. Ursula Hanım genç kızken Müslümanlığı seçmiş. Ursula Hanımın babası İkinci Dünya Harbinde Almanya’dan Türkiye’ye geliyor. Almanya’ya dönerken Almancaya tercüme edilmiş bir Kur’an-ı Kerim alıyor yanına. Bu Kur’an-ı Kerim de Ursula Hanımın merakını celbediyor ve okumaya başlıyor ve bu şekilde de Müslüman oluyor. Ursula Hanım o sıralar genç bir kız. Bunun üzerine şarkiyatçı olmaya karar veriyor. Bir bayram günü bir camide hocamla kesişiyor yolları... Sonra hocamın asistanlığını yapmaya başlıyor. Ursula Hanım da çok iyi bir şarkiyatçı ve Arapçası da çok iyi. Hocam bu yüzden kütüphanenin adının, “Prof. Dr. Fuat Sezgin ve Dr. Ursula Sezgin İslam Bilim Araştırmaları Kütüphanesi” olmasını istedi.

Son yıllarınız hep hocayla geçti... Muhakkak hayatınızda bir boşluk olmuştur sizin için de… Siz şu an ne hissediyorsunuz?
Her akşam Marmaray’dan Sirkeci’ye gidiyordum. Herkes tanıyordu beni artık. Son bir sene her gün gidip geldim. Büyük bir boşluk oldu bende. Her yere birlikte gidiyorduk. Evden de kimi zaman isyan ediyorlardı. Fakat eşim de hocamı çok seviyordu. Bana şunu deseler ki, bunu çok açık yüreklilikle söylüyorum; “Dünyanın en zengin iş adamı mı yoksa bilim adamı mı olmak istersin?” Hocamın yanında bilim adamı olmayı tercih ederim. Hocamın yanında bunu öğrendim ben. Diğer işler hep boş…

2019 yılı aynı zamanda Fuat Sezgin yılı ilan edildi. Siz hem bununla ilgili hem de genel olarak vakfın amaçlarıyla ilgili neler planlıyorsunuz?
Öncelikle en önemli vazifemiz, Almanya’daki kitapların hepsini getirebilmek. Bu, bizim en büyük vazifemiz. Hocam, zaten kitapları vakfımıza bağışladı. Vakıfta Kültür Bakanlığının da söz hakkı var. Yani oradaki kitaplar hem vakıf olarak bizim hem de Kültür Bakanlığı olarak devletin de aynı zamanda. Dolayısıyla hem hocamızın ruhu şad etmek için hem de görevimizi yerine getirmek için o kitapları buraya getirmek zorundayız.  

2019 Fuat Sezgin yılı olduğu için çalışmalar çoktan başladı. Ülke genelinde yaklaşık 600 etkinlik yapılacak. Bir kısmı yapılmaya başlandı bile.

Bunların dışında müzenin bakım ve onarımı yapılacak. THY, transit yolcularını bizim müzeye de getiriyor. Her gelen çok etkileniyor.
Hocamızın şu ana kadar bize sağlamış olduğu bilimin amacı şuydu; “Müslümanlar, tarihteki gerçek yerlerini bilmeli ve içinde bulundukları aşağılık kompleksinden kurtulmalılar.” Bu yazıyı ben ofisime astım. Hocamın hayatının özeti bu cümlede zaten. Biz; çocuklara, gençlere bunu anlatabilirsek ve çocuklarımız ve gençlerimiz de, “evet, biz de yapabiliriz bunları” derse, işte o zaman görevimizi yerine getirmiş ve hocamızın mirasına sahip çıkmış olacağız.