Menü
  • Fikri Bağımsızlık
  • Intellectual Independence
  • ا لا ســتقلا ل ا لفكــر ي
  • İbn Haldun Üniversitesi'nin aylık gazetesidir.
  • Açık Medeniyet Gazetesi

“Ey Batı! Bugüne kadar yazdığınız en sanatlı İncil’inizi getirin! Hodri meydan!”

Gelenekten beslenen ve günümüzün en büyük hattatlarından biri olan Hattat Hüseyin Kutlu, aynı zamanda bir Kur’an-ı Kerim âşığı… Hüseyin Kutlu, birazdan okuyacağınız röportaj için ziyaretine gittiğimde, Cumhurbaşkanlığı için hazırlığını yaptığı bir Kur’an-ı Kerim yazımı ile meşguldü. Tabii ki konumuz da bu yazım hakkında oldu. Naçizane üzerimde de büyük emekleri olan kıymetli hocam Hüseyin Kutlu, her yeni bir şey söylediğinde şaşkınlığımı gizleyemedim. Neticede bu muhabbet ziyadesiyle okunası bir röportaja döndü. Keyifli okumalar…


Bildiğimiz kadarıyla Osmanlı’da her padişahın bir Kur’an-ı Kerim yazdırma âdeti var. Bunu anlatır mısınız bize?

Aslında tam olarak öyle değil, şöyle ki: Müslüman hükümdarlar ümmetin hâmisi olduklarını; yazdırdıkları Kur’an-ı Kerim’in kıymetiyle, büyüklüğüyle, sanat değeriyle anlatmaya çalışmışlar. Timur mesela, ta o zaman bir Kur’an-ı Kerim yazdırmış. Yani Kur’an-ı Kerim yazmak, yazdırmak ve çoğaltmak, bir nevi ümmetin hâmisi olunduğunun işareti olarak kabul edilmiş. Sonradan Kur’an-ı Kerim, matbaalarda basılmaya başlayınca da İngilizler, Ruslar, bilhassa Sultan İkinci Abdulhamid Han’a karşı, “İslam ümmetinin hâmisi değilsin sen. Her topluluk kendi göbeğini kendi keser!” diyerek, kendileri izin almadan Mushaf bastırmışlardır. Tabii bunun siyasî tarafı da vardır. Ancak her sultan Kur’an-ı Kerim yazdırmıştır diye bir şey ben bilmiyorum. Bildiğim şey şu; hattatlar Kur’an-ı Kerim yazmayı nihaî bir hedef olarak kabul etmişler, yazdıkları Mushaf olsun En’am olsun, bu tür eserleri götürüp padişaha ya da sadrazama ya da paşalara takdim ediyorlar. Onlar da bakıyor (zaten birçok padişah hattat yani konuya yabancı değiller), takdir ediyor, tebrik ediyor ve ihsanda bulunuyorlar. Eseri de hattata tekrar hediye edip ve teşvik ediyorlar.

İlk Kur’an-ı Kerim yazım sürecinden bahseder misiniz?

İlk Efendimiz (s.a.v.) yazdırıyor, vahiy kâtiplerine… İlk tespit, vahiy kâtipleri tarafından yapılmıştır. Ondan sonra Mushaf hâline getirilişi yani iki kapak hâlinde toplanışı, Hz. Osman (a.s.) zamanında oluyor. Hz. Ebubekir (a.s.) zamanında toplatılıyor ama bunu 6 nüsha hâline getiren Hz. Osman’dır (a.s.). Hz. Osman (a.s.), 6 Mushaf’ı çeşitli merkezlere göndererek yazdırıyor, kendisi yazıyor. Hz. Osman Efendimizin (a.s.) kendi yazısı var. Hz. Ali Efendimiz de (a.s.) zaten hattatların piridir. Kendileri yazmışlardır yani tam, kâmilen yazıp yazmadıklarını bilmiyoruz, elimizde yok böyle bir şey. Ama yazdıkları Kur’an-ı Kerim sayfalarından elimizde örnekler var. Ondan sonra, matbaa icat olununcaya kadar hep elle istinsah edilerek bütün İslam beldelerinde çoğaltılmıştır. Tabii bunun sanat hâline gelişi, Abbasi dönemine rastlar. Yani hat sanatının, yazı sanatı diyebileceğimiz seviyeye ulaşması, Yakut El-Musta’sımi (Kıblet-ül hattatindir), onun yetiştirdiği talebeler derken, oradan çoğalmış gelmiştir.

“Cumhurbaşkanımıza dedim ki: Günümüzde, Kur’an-ı Kerim, Mushaf sıkıntısı yok. İstediğiniz kadar, istediğiniz adette her yerden temin edebiliriz. Ancak Cumhurbaşkanlığı bir Mushaf yazdırmayı murad ettiğine göre buna başka bir anlam yüklemek icap eder.”

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, bizatihi sizden Kur’an-ı Kerim yazmanızı arzu etmişler. Bu süreç nasıl gelişti, biraz anlatır mısınız?

Evet, Cumhurbaşkanımız bir Kur’an-ı Kerim yazdırmak arzu etmişler, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı için… Onun için hattatları davet etti, kendileriyle bir istişare yapmak istemiş. Ama o toplantıdan arzu edilen netice çıkmadı. Toplantıya ben de katıldım. Bana söz sırası geldiği zaman, dedim ki; “Günümüzde, Kur’an-ı Kerim, Mushaf sıkıntısı yok. İstediğiniz kadar, istediğiniz adette her yerden temin edebiliriz. Ancak Cumhurbaşkanlığı bir Mushaf yazdırmayı murad ettiğine göre buna başka bir anlam yüklemek icap eder. Sizin de şahit olduğunuz gibi buradaki hazirunun bu mevzuda, imal-i fikr edecek bir hâli bulunmuyor. Onun için bunun nasıl olması lazım geldiği hususunda fikir beyan edecek bir çalıştay düzenlensin, bu zevat da o fikir çerçevesinde ellerini çalıştırarak, yazsınlar.” O da uygun buldu bu görüşü ama çeşitli mevzular, krizler vesaireler derken, böyle bir çalıştay düzenlenemedi.

Sonra bize kültür sanat ödülü verilmesi mevzubahis olunca, tören sonrasında, –benim zaten zihnimde eskiden beri olan bir şeydi– zamanları müsaitse bu mevzuda bir sunum yapabileceğimi söyledim. “İstanbul’a geldiğim zaman görüşelim.” dedi. Görüştük, ben kendilerine düşündüklerimi, ne yapmak istediğimi anlattım. “Anlam” dediğim şey de o sunum içinde mevcuttu.

Cumhurbaşkanımıza yaptığınız sunumdan bahsedebilir misiniz? Nedir sizin yapmak istediğiniz?

Şöyle; “İslam Medeniyetinde Mushaf Geleneği” ana başlığında aktardım. Yani bunun bir medeniyet perspektifinden görülmesi, mütalaa edilmesi gerekir bir kere. Medeniyet vurgusu çok önemli. Çünkü bugün, kendi medeniyetini yaşamayan bir İslam ümmeti var. Yani “Müslümanım” diyor ama “Batı medeniyetindenim” diye ekliyor. Öyle olmuş, bunu benimsemiş yani. Ve bunu yıllarca masum görmüş. Bu ne demek? İslam dininin bir medeniyeti yok demek. Olmayınca kendisine bir medeniyet arayacak. Veya vardı ama günümüze taşınamadı, taşınamaz, yaşanamaz vs. vs.  

“İnsanın yaşayacağı ortamı, şehirleri, beldeleri, bunları bir kere mamur etmek… Kâfi mi? Değil. Orada yaşayacak kulları, insanları, müreffeh, insanca yaşayabileceği şekilde, eğitimli, ahlaklı, hukuklu bir düzen içerisinde yaşatmak. Medeniyet işte bu.”

Hocam çok özür dilerim, araya giriyorum, bu medeniyetle ilgili birçok tanım, birçok tartışma var. Siz bu medeniyeti nasıl tanımlıyorsunuz? Medeniyet deyince ne anlamalıyız?

İ’mar-ul bilad, tefhir-ul ibad… Hülasa söz budur. İnsanın yaşayacağı ortamı, şehirleri, beldeleri, bunları bir kere mamur etmek… Kâfi mi? Değil. Ama bir de tefhir-ul ibad var. Orada yaşayacak kulları, insanları, müreffeh, insanca yaşayabileceği şekilde, eğitimli, ahlaklı, hukuklu bir düzen içerisinde yaşatmak. Medeniyet işte bu. Yani şimdi Batı medeni mi? Bana sorarsanız değil.

Ama bir düzen içerisinde yaşatıyor insanları!

Yok, öyle değil yani altyapısı güzel, binaları şöyledir, böyledir yani mamur etmiş ama insanları beş para etmez. Çünkü ahlakı bozuk, bencil, fütüvvetin hiçbir harfinden nasibini almamış, kendi için yaşayan, diğerkâmlık nedir hiç aklının ucundan bile geçirmeyen bir toplum müreffeh olamaz. İşte bunun için Batı toplumu çürüyor. Amerika öyle, Batı öyle, hep çürümüş. Yani insanca bir yaşayış değil. Onun için ona medeniyet değil, teknoloji derler.

Biz de çürüyoruz. İslam medeniyetini neden bu kadar yok ettik? Neden elimizle harcıyoruz? Sanki bile isteye bir durum var…

Şimdi bu tabii bilerek, kasıtlı olarak altımız oyulmuştur. Ama tabii kastedenlere yalnız suç bulmamak lazım. Uyanık olmak gerekirdi. Müslüman uyanık olur. Yani bu kadim bir düşmanlığın neticesinde olan bir şeydir. Düşünün, yedi haçlı seferi düzenlenmiş; o bencil, vahşi, kapitalist, kendinden başkasını düşünmeyen Hristiyan âlemi 7 sefer bir araya gelmiş. Bir araya gelmesi mümkün olmayanlar bir araya gelmiş. Neden peki? Müslümanları yok etmek için. Bunlardan netice alınamamış. Ama bıkmamışlar, hâlâ ve hâlâ üzerimize geliyorlar. Günümüzde görüyorsunuz, nerede İslam ümmeti içinde bir uyanış, bir güzellik göze çarpsa, bütün güçleriyle onu söndürmeye çalışıyorlar. Bu dün de böyleydi, bugün de böyle, yarın da böyle olacak. Çünkü Allah-u Teâlâ, “Siz onların dinine girmedikçe, Nasıra ve Yahudiler sizden hoşnut olmazlar.” buyurdu. Yani biz onlar gibi olmadıkça, bizden hoşnut olmazlar. Onlar gibi olduğumuzda mesela Türkiye’ye hiç hücum etmiyorlardı. Çünkü onlar gibiydik. Ama kendimiz gibi olunca, “Nasıl kendin gibi olacaksın, olur mu öyle şey?” diyerek saldırıyorlar ve bugünkü hâli ahvali görüyorsunuz.

“Yani, bugün Mushaf meselesini, medeniyet yaklaşımı içinden görmedikçe bir şey anlaşılmaz. Sadece bir kâtip bir şey yazmış olur, o kadar.”

Hocam, tekrar Cumhurbaşkanımıza yaptığınız sunuma dönmek istiyorum. Medeniyet vurgusundan bahsediyordunuz…

Şimdi bu açıdan medeniyet vurgusu çok önemli bir şeydir. Yani, bugün Mushaf meselesini, medeniyet yaklaşımı içinden görmedikçe bir şey anlaşılmaz. Sadece bir kâtip bir şey yazmış olur, o kadar. Peki, bunun alamet-i fârikası nedir? Ben şöyle düşündüm. Asr-ı Saadetten bugüne kadar bir Mushaf-ı Şerif sanat tarihi hüviyeti taşıyacak, Kur’an etrafında cereyan etmiş hat, tezhip, cilt, rahle, mahfaza ne varsa, tüm bunları bir Mushaf’ta toplamak. Bunu 10 bölüme ayırmış olduk. Tabii bunlar hep inceleme ve araştırmalar neticesinde şekillendi.

Nasıl bir ekiple çalışıyorsunuz?

1976’dan beri yetiştirdiğimiz talebelerimiz var, onlarla çalışıyoruz. Şu an 40 kişilik bir ekiple çalışıyoruz. Bütün müzelerden, koleksiyonlardan basılmış kitap, broşür, müzayede kataloglarından istifade ederek, bir nevi bu konularda doktora yaparak 10 ekol tespit ettik.

Nedir o 10 ekol?

Asr-ı Saadetten Selçuklulara kadar olan dönem. Bu Mushaf-ı Şerif’in birinci cildi, Fatiha ve Bakara Surelerini içine alıyor. İkinci cilt, Memlukleri içeriyor, üçüncü cilt ise Endülüs dönemini kapsıyor. Dört ise İlhanlı ve Celayir, beş ise Akkoyunlu, Karakoyunlu yani Türkmen dönemini kapsıyor. Altı, Timur. Yedi Babür. Sekiz Safevî. Dokuz Osmanlı’nın ilk dönemi ve on, Osmanlı’nın son dönemi ve günümüze kadar gelen dönem.

Bu dönemlere ait yazı çeşitleri yani kûfisi, muhakkak, reyhani, sülüs, nesih, icaze, divani, ta’lik gibi bütün yazı çeşitleri, tezhip çeşitleri diyelim yani çünkü desenler farklı, renkler farklı, sayfa düzenleri, cilt teknikleri, çeşitleri ve onların bulunduğu rahleler, bu tabi her dönem için geçerli yani 10 dönem… İşte bu 10 cilt bir araya geldiğinde bir Mushaf oluyor. Ve o Mushaf, Efendimizin (s.a.v.) döneminden bugüne kadar sanat zirvesinde olan ne varsa içerisinde, onu temsil ediyor.

Bu şu ana kadar yapılmış bir şey değil sanırım?

Evet, tabii şimdiye kadar yapılmış bir şey değil bu. Peki, bunu hangi kâğıtlara yazacağız? Bunun üzerine kâğıt araştırdık. Japon, Hint, İtalyan, Alman kâğıtlarını getirttik, asitsiz kâğıt dedikleri şey. Bunları ben eskitmelere koydum. Kahramanmaraş’ta Atom Araştırma Merkezinde. Sonra boyaları, tezhipte kullanılan en kaliteli boyalar var. Bunlar, 50 seneden sonra renkleri değişmeye başlıyor, 100 seneden sonra da bozuluyor. Bir ayda 250 seneyi görüyorsun. Bir teknik var, orada bekletiyorlar, hızlı eskitme diyelim ona. Yani 250 sene sonra o kâğıdın, boyanın durumu ne olacak bunu görüyorsunuz. Şimdi bir sürü emek vereceğiz, mesela bizim 1000 sene önceki yazmalarımıza bakıyoruz, daha pırıl pırıl duruyor. Niye? Çünkü hiç asit yok içlerinde. Bunlar asitsiz diyorlar ama hepsi yalan. Peki, ne yapacağız? Biz de ecdadın yaptığı gibi kâğıt yapalım dedik. Derken ketenden, pamuktan kâğıt yaptık. Tabii o kâğıtlar da anlamlı kâğıtlar olmalı dedik. Mekke’den Acve hurma ağacının kabuklarından, Medine-i Münevvere’den gül dalları, Kudüs’ten, Zeytin Dağından, zeytin ağacı dalları, Buhara’dan, Semerkant’tan, Taşkent’ten, İmam Rabbani’nin makamından, Ahmet Yesevi’den, Hafız’ın kabrinden, Balkanlardan, Hz. Mevlana’nın makamından böyle çeşitli dut ağacı, gül ağacı gibi ağaçların kabuklarını döverek, hamura karıştırdık. Boyalar da bizim istediğimiz gibi olmayınca, ecdadın yaptığı gibi tabii boya yapalım dedik. Topraktan, kıymetli taşları öğüterek pigmentler oluşturarak kendi renk yelpazemizi oluşturduk. Bunları eskitmeye koyduk. İki ay geçti, 500 seneyi gördük bir şey olmadı. O zaman tamam, dedik. Mürekkep ve boyalarımıza kattıklarımız ise sular –tabii bunlar da rastgele olmamalı– zemzem, Eyüp Sultan Hazretlerinin Türbesindeki kuyudan, Kastamonu’da Şeyh Şaban-ı Veli Hazretlerinin asa suyundan, Hz. İbrahim’in doğduğu mağaradaki sudan, Nil Nehrinden gelen suyla teberrük etmek. Ama esas bunlarla, hem gönülden mesaj verme niyeti yani Allah-u Teâlâ, Kur’an’da birleşmemizi, onda yapışmamızı emrediyor, biz onu terk ettik onun için böyle param parça olduk. Ben ümmeti nasıl toplayacağım, gücüm yok, beni kim takar. Ben de bu Mushaf-ı Şerif’in kâğıdında, bu ümmetin mübarek kabul ettiği makamlardan teberrüken, ağaç kabuklarını filan hamurda bir araya getirdim. “Ey ümmet, siz de bir araya gelin de, bu Mushaf-ı Şerif’te, ortak paydada birleşin!” dedim. Tabii bunu kim duyar, kim duymaz orasını bilemem.  

Siz işin zahiri tarafını anlatıyorsunuz, ben de ağzım açık dinliyorum. Ama bir de işin batıni tarafı var. Bu malzemeler neden oralardan toplanır, onlar geldiği zaman ne olur, bu işin başka bir boyutu var. Nedir bu boyut?

Bu boyut, ona ruh üflemek gibi bir şeydir. Oradaki niyettir asıl olan. Yoksa oradaki ağaçta bir şey yok. Şimdi her şey bir vesileye bağladır. Allah-u Teâlâ her şeyi bir vesileye bağlamış. Ben de bunu bir niyaz kabul etmişim. Bunlar bir nevi fiili duadır. Gönül böyle bir şeyi arzu ediyor ama yapamıyor, başaramıyor. Ama şöyle diyor; “Ya Rabb’im, bu aciz kul bu kadarını yapıyor. Öbürünü yapmak da senin işin. Dilersen yaparsın, dilemezsen yapacak bir şeyimiz yok.” Yani biz “yokuz” zaten. “Var” gibiyiz. “Yok” olduğumuzu musallaya uzanınca anlıyoruz. Tabii anlayıp, anlamadığımız da ayrı bir şey (gülüşmeler).

İşte bu sunumu yaptınız Cumhurbaşkanımıza… Peki, Cumhurbaşkanımızın tepkisi nasıl oldu?

Görür görmez hemen, “Çok iyi” dedi. Ve başladık. Bu aşağı yukarı iki buçuk senedir devam ediyor. Tabii burada durmadık biz. Bunun 1000 tane de tıpkıbasımını yapmayı planladık. Yani bir tane Cumhurbaşkanı için yazdık. Tamam da, kim görecek bunu? Bunun basımını da yapıp dünyaya bir mesaj olarak vermemiz lazım. O günkü sunumda, şimdiki imkânlar ve düşünce yoktu. Daha doğrusu düşünce vardı da, güvenemiyordum. Bunu tecrübe etmek gerekiyordu. Piyasada en kaliteli kâğıt ile baskı yapmamız gerekiyordu. Fakat benim kafamda, orijinal kâğıtlara baskı yapmak var. Tabii önce kâğıtların yapılması lazım. Biz tabi, bir senede filan kâğıtları istediğimiz kıvama getirdik. Şimdi Allah’ın izniyle, bizim yaptığımız el yapımı kâğıdı dünyada üretecek kimse yok.

Tıpkıbasımı nasıl yapacaksınız hocam?

Evet, tabii, nihayet biz onu da başardık. Tabii ofset olarak basacaktık fakat ofset baskının orijinale yaklaşmadığını gördüm. Yani benim hedeflediğim, orijinalle baskıyı karşılaştırdığınızda, hangisi orijinal dedirtmek. Fakat ofsette renk aralığı ve bilhassa yaldız yani altınla hiç benzemiyor, çok suni duruyor. Bunun üzerine araştırdık ve nihayet bulduk. Japonların bir makinası var, o makine 8 üniteli. O ünitelerin bir tanesine tutkal konulabiliyormuş. Bizim zerendud dediğimiz yani yazıyı güzelce yazdıktan sonra altın varak yapıştırırız, sonra fırça ile temizleriz, yapışanlar kalır böylece yazı altın varaklı olur. Bu makineyi işte böyle dönüştürdük. Şimdi orijinal el yapımı kâğıtlara bu makine ile baskı yapıyoruz. Ancak bizim kırmızı, sarı ve yeşil altınımız var. Bunların ayrı ayrı basılması lazım. Öyle olunca, biz bu Mushaf’ı 9 senede basabileceğiz. O zaman 8 makine almamız gerekiyor. Şu anda 2 makineyle devam ediyoruz. Aynı zamanda hakiki altın da basıyoruz.

“Şimdi 114 sure var. Bunların her birinin sure başlıkları, 30 cüz var, cüz gülleri, 120 hizip gülü, 14 secde gülü, tüm bunların hepsi farklı olacak.”

Şu an yazım ne aşamada hocam?

Şimdi Memluk yani 2. ciltten başlamıştık, o basılıyor. İkinci ciltten başlama nedenimiz de gerekli dokümanları çok daha zengin ve hızlı toplamamız. Diğerlerini de oluşturuyoruz. Yazım süreci devam ediyor. Yani o sunumda, her cildin zahriyesi ve tezhipli serlevhası, diğerleri altın cetvel olacak demiştik. Şimdi araştırdıkça nasıl coştuğunu anlıyoruz. Yani Kur’an sevgisi nasıl bir şey, bunu bu ümmet bilmiyor. Şimdi o kadar zen ceret çeşidi yapmışlar ki, bunların hepsini göstermemiz lazım. Bunu yapmak için her sayfanın ayrı tasarım ve tezhibinin yapılması gerekiyor. Yani şöyle diyorum şimdi ben; “Kendi başına çorap ören adam arandığı zaman, hiç zorlanmayın, beni gösterin.” (Gülüşmeler). Şimdi 114 sure var. Bunların her birinin sure başlıkları, 30 cüz var, cüz gülleri, 120 hizip gülü, 14 secde gülü, tüm bunların hepsi farklı. Hepsi kendi döneminin renkleri ve desenleriyle tasarlanıyor. Ve başka bir şey daha söyleyeyim. Ayet sonundaki duraklar, çapı bir santimetre yoktur. Bu kadarlık bir alanda kaç çeşit tasarım yapılabilir? 1001 çeşit yapıyoruz.

Tabii bir de bu işin maliyeti var. Bu maliyeti nasıl karşılıyorsunuz?

Biz bunun masrafını hiç konu etmedik. Cumhurbaşkanımız masrafını veriyordu. Biz bunun ticaretini yapmadık şimdiye kadar, elhamdülillah. Kur’an okumaktan, okutmaktan, yazmaktan yani Kur’an etrafında hiçbir şeyden bir maddî beklentimiz olmadı. Dolayısıyla yazmış olduğumuz Mushaf’ın da geliri bizim vakfa tahsislidir. Bundan bir şey olursa o da buraya mahsustur.

Tüm bu çalışmalar kaydı alınıyor mu hocam?

Evet, işte, bunun bir de tanıtımı, belgeseli yapılıyor aynı zamanda. Her safahatı çekiliyor. Sonra bu mobil müze olarak gezecek kendi döneminin rahlesinde işte açılmış bir sayfası. 10 ayrı cilt. Bir cam muhafaza içerisinde. Tabii burada anlatılacak çok şey var. Çünkü bir Kur’an medeniyetini biz aslında görünür hâle getirmiş olacağız Allah nasip ederse. Dijital ekrandan kulaklığını takacak hangi dilde istiyorsa. İstediği sayfayı oradan çevirip bakacak. O sayfanın anlamı ne, o sayfada simgeli anlatımlar ne anlama geliyor, neler var orada… Yani bu bir destan aslında.

Peki, şu an için bu projenin kaçta kaçı bitmiş durumda?

Şu ana kadar yüzde 30’u diyebilirim ama tabi bu ön hazırlıklar çok önemli. Bunlar temel hazırlıklar. Boyaların yapılışı, kâğıt vs. derken makinalar icat ettik.

Ne kadar bir zamanda bitirmeyi planlıyorsunuz?

3 senesi var Allah nasip ederse. Orijinalle baskı beraber gidiyor.

“Ey Cony’ler, Hans’lar! Siz, İslam ve Müslümanları devamlı DEAŞ gibi gösteremezsiniz. İslam bu! Ve bu Kanuni döneminde filan da yazılmış bir şey değil. Şimdi, 200 senedir iğdiş ettiğiniz ümmetin içinden çıktı bu. Ve şimdi size meydan okuyorum. Bugüne kadar yazdığınız ve bastığınız en sanatlı İncil’inizi getirin.”

Özetlemek gerekirse bu çalışmadan muradınız nedir hocam?

Bunları en önemli Cony’lerin, Hans’ların müzelerinde, sanat merkezlerinde sergileyip onlara şunu demek isteyeceğim: Siz, İslam ve Müslümanları devamlı DEAŞ gibi böyle gösteremezsiniz. İslam bu! Ve bu bilmem Kanuni döneminde filan da yazılmış bir şey değil. Şimdi, sizin yıllardır, 200 senedir iğdiş ettiğiniz ümmetin içinden çıktı bu. Ve şimdi size meydan okuyorum. Bugüne kadar yazdığınız ve bastığınız en sanatlı İncil’inizi getirin. Hadi boy ölçüşelim deme hakkına sahip olacağız. Ve bu ümmete de, ey böyle yerde sürünen, kendi medeniyetini terk etmiş, Batı’nın peyki hâline gelmiş, kimliğini kaybetmiş olan ümmet! Sen kendinin farkına var. Ne olduğunu, kim olduğunu yeniden tarif et. Sen bu değilsin, bu olmamalısın. Al işte sana senin kökünü, ne olduğunu tarif edecek bir eser. Buna bak, bunda kendini gör. Bu mesajları verebilirsek, bu yaptığımız şey bir işe yarayacak. Vermezsek hak huzurunda sen benim kitabımı seyirlik hâle getirdin, böyle mi yapman lazımdı diye belki tâzir, tekdirle karşılaşacağız.  


Hüseyin Kutlu kimdir?

1949 yılında Konya’da doğdu. 1966-1967’de Konya İmam-Hatip Okulundan mezun oldu. 1968 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne kaydoldu. Tahsilini sürdürebilmek için Diyanet İşleri Başkanlığından görev talebinde bulundu. Eskişehir Mihalıççık vaizliğine tayin edildi. Aynı sene Hattat Hamid Aytaç’tan sülüs-nesih yazı meşkine başladı. Bu arada Eczacı Hattat Uğur Derman’dan ta’lik meşk etti. 1972’de ulaşım zorluğu nedeniyle Mihalıççık’tan Sokullu Şehit Mehmet Paşa Camii İmam-Hatipliğine getirildi.1974’te fakülteden mezun oldu. Aynı yıl Hamid Bey’den sülüs-nesih yazı icazeti aldı. Askerliğini Işıklar Askerî Lisesinde öğretmen olarak yaptı. 1976’da Hekimoğlu Ali Paşa Camii İmam-Hatipliğinde göreve başladı. Türk-İslâm Medeniyetinin merkezî olarak telakki ettiği camiye, gerek kurum olarak kaybettiği fonksiyonlarını kazandırma çabalarını, gerekse o kurumun en üst düzeyindeki temsilcisi olma misyonunu yüklediği İmam-Hatiplik görevini, cami ölçeğinde ve külliye projesinde gerçekleştirmek istedi. Harap durumda olan cami, sebil, türbe, kütüphane ve hazîrenin imar ve ihyasına çalıştı. 2002 yılında emekli olduktan sonra “İslam medeniyetinin merkezi olarak cami” projesini, aynı çatı altında hizmet veren Uygulamalı Türk-İslam Sanatları Kütüphanesinde devam ettirdi. Hekimoğlu Ali Paşa Camii avlusunda açılan Türk-İslam Sanatları 1. Sergisi “Lâlezâr”ı; “İcâzet”, “Gül”, “Mevlânâ”, “50. vuslat merasim ve albümleri” takip etti. “Kaybolan Medeniyetimiz” (Hekimoğlu Ali Paşa Camii Hazîresindeki Tarihi Mezar taşları) kitabı, hat sanatının Necm-i Süheyl’i Hattat Şevki Efendinin “Amme Cüzü”, bir hak ve vatan dostu Alvarlı Efe Hazretlerinin “Tarihçe-i Hayat” adlı biyografi eseri, “Hulâsatül-Hakâyık” adlı kitabı, bu kitaptan seçilmiş münacat niteliğindeki yakarışları “Nazlı Niyazlar”ı, yine hazretin divançesinden derlenen ilahi-niyaz CD’leri, “Türk Kültür ve Medeniyetinde Fatih Külliyesi” kitabını yayına hazırladı. Bu çalışmaların yanında hat sanatında hilye, kıt’a, çeşitli orijinal istifler olmak üzere binden fazla eseri koleksiyonları süslüyor. Seksenin üzerinde talebeye icazet verdi. Ayrıca Adana Sabancı Merkez Camii, Aşkaabad Camii, Tokyo Camii, Konya Hacı Veys-zâde Camii, Selçuk Üniversitesi Kampüs Camii, Karacaahmet Şakirin Camii, Ataşehir Mimar Sinan Camiinde, Moskova Merkez Camii ve daha birçok yurt içi ve yurt dışı mimarî eserlerde yazıları bulunmaktadır. Hâlen çalışmalarını Bilim Kültür ve Sanat Derneği (BİKSAD) bünyesinde devam ettirmektedir.


Röportaj: Muhammed Akaydın Fotoğraflar: Bünyamin Yılmaz, Abdulhamit Güler